|
Alanda çalışmaya başladığımız seksenli yıllarda,
personel bölümlerinin çok azı insan kaynakları
adını almıştı. Doksanlı yılların ortasındaysa,
gerçek işlevini gerçekleştirmese de İK adını
almayan personel bölümü kalmamıştı. Bu yıllardan
başlayarak İK’nın hedefi ve iddiası, “yönetimin
stratejik partneri olmaktı”. Aradan geçen zaman
içinde bu hedef ne yazık ki, hala çok uzak
gözüküyor. Çok az sayıdaki kurumda, İK doğrudan
CEO’ya bağlı olarak çalışmakta ve bunların
bazılarında da İK’nın ne ölçüde stratejik
partner olduğu tartışılır durumdadır.
Personel şefliğinden İK direktörlüğüne uzanan
yolculuğun yakın bir tanığı olarak, bunun birden
fazla nedeni olduğunu düşünüyorum.
İK’NIN KAZANDIRDIKLARININ SINIRLARI
İK’nın işe alımda gittikçe daha etkili yöntemler
geliştirdiği, nitelikli ve amaca yönelik
eğitimleri seçmekte çok daha başarılı olduğu,
yetenek havuzları oluşturmak için büyük çaba
harcadığı, başta Sabancı ve daha birkaç kurumda
olduğu gibi, örnek uygulamalar yaptığı, çalışan
memnuniyeti anketleriyle, çalışma koşullarını
düzenlemekte ve geliştirmekte önemli katkılar
sağladığı biliniyor. Ancak bunlar yönetimin
stratejik partneri olmaya yetmiyor ve bunun için
bunlardan daha fazlasını yapmak gerekiyor.
Günümüzde kurumsallaşmış birçok şirket dahil,
hemen bütün şirketlerde geçerli olan insan
kaynakları yönetim anlayışı, ağırlıklı olarak
geçen yüzyılın ihtiyaçlarına göre
yapılandırılmıştır.
ABD’de yaşamış ve saygın üniversitelerde ders
vermiş üç önemli düşünür Maslow, Herzberg ve Mc
Gregor’un görüşleri iş hayatını ve çalışma
davranışlarını yönlendirmeye temel
oluşturmuştur. İlginç olan bu görüşlerin
hiçbirisinin bilimsel olarak kanıtlanmamış
olmasıdır. Özellikle Maslow’un “ihtiyaçlar
kuramı” çok sayıda araştırmaya konu olmuş, ancak
hiçbirinde Maslow’un ünlü piramidini
doğrulayacak sonuç elde edilmemiştir.
Bilimsel olarak doğrulanmamış da olsa, çalışma
ve buna bağlı olarak yönetim anlayışına, bir
ölçüde bilimsellik ve derinlik getiren bu
görüşlerin hepsi, ekonominin emek yoğun olduğu
bir döneme aittir. Bu dönemin özelliği,
çalışanların yarattığı katma değerin, bedensel
güç harcanması nedeniyle geçirilen süreye bağlı
olması ve verimliliğin otomasyon ve ham madde
fiyatları tarafından belirlenmesidir. Oysa bugün
bir kilo hibrit domates tohumunun değeri, bir
kilo altına eşittir. Bir kilo Viagra’nın değeri,
içindeki aktif maddenin miktarına bağlı olarak,
60-100 bin Amerikan Doları arasındadır. Bugün
bilginin yarattığı katma değer, İK anlayışının
yerleştirildiği dönemlerde hayal bile
edilemeyecek düzeydedir.
Bu nedenle de bilgi ekonomisi çalışanlarını,
endüstri dönemi anlayışı ile yönetmek hem mümkün
değildir hem de anlamlı ve gerçekçi değildir.
İK’nın yaşadığı sorunları şu başlıklar altında
toplayabiliriz:
KUŞAKLAR ARASI FARKLILIKLARI YÖNETMEK
Gerek kurumsal şirketlerde, gerekse patron
şirketlerinde yaşı kırkın üzerindeki yöneticiler
ve patronlar genç çalışanlarını anlamakta ileri
derecede zorluk çekmektedir. Hizmet verdiğimiz
üretime dayalı bir otomotiv kuruluşunda
yöneticiler, genç çalışanların mazeret
izinlerini ve geç gelme ile yasal haklarını son
sınırına kadar kullanmalarına anlam verememekte
ve bu duruma ciddi olarak öfkelenmektedir.
Benzer şekilde, genç çalışanlar, kişisel
bankacılık işlemlerini kurumdaki elektronik
ortamı kullanarak yürütmeyi doğal bir hak olarak
görürken, yöneticileri çalışanlarının bu
beklentisini ilk defa duyduklarında kulaklarına
inanmakta zorluk çekmektedir.
“Gençlerde kuruma bağlılık ve sadakat yok”
görüşü özellikle yaşı 50’nin üzerinde olan
birçok yönetici ve patron tarafından kuvvetle
paylaşılmaktadır. Bu tür inanış ve önyargılar
çok kuvvetli ve yaygın olmakla birlikte
değerlerle ilgili araştırma sonuçları bunu
doğrulamaktadır. Bu araştırmalardan çıkan
sonuçları şöyle özetleyebiliriz:
Hangi kuşaktan ve yaş grubundan olurlarsa
olsunlar, çalışanlar aynı şeyi istemektedir.
Gereken koşulları yerine getirerek bütün yaş
gruplarındaki çalışanları etkin şekilde yönetmek
mümkündür.
İster saçları ağarmış olsun, ister blue jeanli
ve kulakları küpeli; kuşaklar arası fark gibi
gözüken, karşılıklı güvensizliğe dayalı “bir
ilişki” sorunudur. Bu ilişki sorununun temelinde
kontrol, güç, yetki ve mevki çatışması
vardır. Ancak bu durum dışarıdan bakanlara
kuşaklararası çatışmadan kaynaklanan iletişim
sorunu gibi gözükür.
“İçinizdeki Zirveye Çıkın” seminerlerinde dört
yıldır katılımcılara değerlerini soruyorum. En
önemli beş değere ulaşmak için değerleri
kademeli olarak azalttığımızda, her kuşaktan
çalışanda aile, bütünlük (dürüstlük), başarı,
sevgi, yeterlilik değerlerinin ağır
bastığına tanık oluyorum.
Bu çalışmalar sırasında her yaşta çalışan için
saygı görmenin önemli olduğunu,
güvenin her yaş grubu için belirleyici
olduğunu, değişimden kimsenin fazla
hoşlanmadığını, sadakate her yaş grubunda
aynı önemde değer verildiğini saptadım. Ancak
ayrıntılı sorular sorduğumda bu değerlerin
hayata yansıma biçimleri ve ifade edilişlerinde
farklar olduğunu anladım.
İK’ya düşenin genellemelerden kaçınarak kurum
içinde bu farklılıkların nasıl
yönetilebileceğini saptamak ve bunun iş
sonuçları üzerindeki etkilerini göstermek
olduğunu düşünüyorum. Örneğin, kurumun
geleceğini emanet etmek için yatırım yaptığı
genç çalışanların iş terkinin kuruma maliyetini
ortaya koymak, kendini kurumunun sahibi kabul
eden ve burnundan kıl aldırmayan üst
yöneticilerde anlayış değişikliği ihtiyacı
doğurmak için yeterince alarma geçiricidir.
İŞ SÜREÇLERİNİ DENETLEME VE DEĞERLENDİRME
Endüstri döneminin anlayışına göre yapılanmış
olan İK, tanımlanmış olan süreçlere uygun olan
iş tanımları ile hareket eder. İş
süreçlerinin ayrıntılı bir biçimde
tanımlanmasıyla, bir işin sıradan bir çalışan
tarafından bile kusursuz bir şekilde yapılacağı
varsayılır. İş tanımları büyük çoğunlukla
kurumun başarısına sağlanan katma değeri
temel almak yerine, hayata geçirilen
eylemleri tanımlayacak biçimde
tasarlanmıştır.
Bu tür iş tanımlarına dayanan sistemler, iş
yasaları karşında bir güvence oluştursa da,
kurumun performansını rekabette öne geçirecek
katkıyı yapmaktan uzaktır. Çünkü birçok
performans değerlendirme sistemi, “ortalama”
performans gösteren çalışanları koruyacak
biçimde yapılandırılmıştır. Böylece maaş
artışları, terfiler ve ender olarak da işten
çıkartmalar, bu performans sistemine dayanarak
gerçekleşir. Bu yasal bir dayanak olarak
işlevsel olsa bile, çalışanların büyük bölümü
gözünde adil olarak algılanmadığı, yöneticiler
tarafından da angarya olarak görüldüğü, alanda
birkaç yıllık deneyime sahip birçok kişi
tarafından paylaşılır.
Bu tür bir iş tanımı, iş süreci ve performans
değerlendirme yaklaşımının en temel sorunu,
yazının başında söz ettiğimiz endüstri dönemi
zihin haritası ve ihtiyaçlarına göre yapılanmış
olmasıdır. Bu sistemler, günümüzün ihtiyacı olan
bilgi ve beyin gücünün katma değerini ve
performansını değil, kas gücünün katma değerini
ve performansını ölçer.
İK’nın kurum içinde bütün süreçleri standardize
etme çabasının günümüz iş hayatının
özelliklerinden dolayı, özellikle genç
çalışanlarının aidiyet duyguları üzerinde
olumsuz etkileri vardır. Çünkü, orta öğrenimde
olduğu gibi her öğrencinin her dersten iyi not
almasını beklemek gibi, İK da her çalışanda, her
parametrede (yetkinlik alanında) bir gelişme
alanı bulmaya çalışmaktadır.
Oysa biliyoruz ki sıradan yöneticiler
“genelleyerek”, iz bırakan yöneticiler ise
“özelleştirerek” yönetir. Bu nedenle
değerlendirmelerin yöneticilerin ve çalışanların
bireysel özelliklerini işe yansıtacak esnekliğe
imkan vermesi gerekir. Aksi takdirde herkese
eşit davranılırsa adil olunacağına inanmak
gibi temel bir yanılgıya düşülür.
PERFORMANS DEĞERLENDİRME
Günümüzde birçok uluslararası kuruluşta veya
ülke çapında yaygın olarak hizmet veren kurumda
yöneticiler, kendilerinden yüzlerce bazen de
binlerce kilometre uzaklıkta yaşayan 8-15
yöneticiyi yönetmek ve performanslarını
değerlendirmek zorunda kalmaktadır. İş yapma,
işi yönetme ve bunun sonucu olan performans
değerlendirme süreci kurumların büyük
çoğunluğunda, hiyerarşik sistemler esas alınarak
düzenlenmiştir. Ancak günümüzde her kurumda
çeşitli derecelerde bir matriks yapılanma söz
konusudur ve çalışanlar birden fazla yöneticiye
bağlı olarak çalışmaktadır. Bu tür bir
değerlendirilme biçimi çalıştığımız kurumların
büyük çoğunluğunda sık sık rahatsızlık konusu
olmaktadır.
Performans sistemindeki sorunlardan biri de,
gerek kurumsal şirketlerde gerekse onlara özenen
şirketlerde, bir yöneticinin başa çıkamayacağı
kadar karmaşık olmasıdır. Terminoloji konusunda
İK uzmanlarının da anlaşamadığı birçok
yetkinlik, işi bu incelikleri anlamak olmayan
yöneticilere teslim edilmektedir. Bunun sonucu
olarak baştan sona, görünüşü kurtarmaya dönük
yüzleşme ve çatışmadan kaçınılan
değerlendirmeler ortaya çıkarmaktadır.
Bir başka sorun, kurumsallaşmış şirketlerde
performans değerlendirme sisteminin ücretlerle
ilişkilendirilmesidir. Bu amaçla İK çoğunlukla
ücretleri içinde bulunduğu iş kolundaki
örneklerden yararlanarak, görev ve fonksiyon
temelinde ortalamaya oturtmaktadır.
Böylece elde edilen rakamlarda, ortalama
çalışanlara göre düzenlenmiş olur. Yüksek
performans gösteren ve işi sürükleyen yıldızlara
ise, piyangonun teselli ikramiyesi mertebesinde
bir pay verilir. Bu tür bir standardizasyon,
yöneticisinin çalışanına insan olarak değer
verdiği ender görünen bir yaklaşımla
birleşmezse, sürükleyici nitelikte
çalışanların kurumdan gitmesi kaçınılmaz olur.
Bir başka sorun, kişilik psikolojisinin temel
ilkelerinden habersiz İK yöneticilerinin,
birbirleriyle çelişen, aynı insan için “hem kısa
boylu olsun, hem uzun boylu olsun” anlamına
gelecek yetkinliklere aynı görev tanımı içinde
yer vermelidir. Örneğin, bir satış elemanı için
bir taraftan kararlı, atak, ısrarcı olması
beklenir. Bunlar kişilikteki “hırs” boyutunda
yüksek puan almayı ancak bununla beraber
“tedbirlilik” boyutunda düşük puan almayı
zorunlu kılar. Bu özelliklere sahip bir satış
elemanı kendisinden beklenen, rakipleri yakından
izlemek, ayrıntılı raporlar hazırlamak gibi
konularda başarılı olamaz. Bu özellikler yüksek
“tedbirlilik” gerektirir. Böyle bir
değerlendirmenin sonucu, ya yöneticinin bunları
boş vermesi veya yönetici ile çalışan arasında
sürekli bir çekişme ve iş doyumsuzluğudur.
YÖNETİM ANLAYIŞI
ABD’de 1950’li yılların ihtiyaçlarını yansıtan
motivasyon kuramları ile bugünün çalışanlarını
yönetmek imkansızdır. Gerek yukarda kısaca
değindiğimiz kuşaklararasındaki değerlerin iş
hayatına yansımasındaki farklılıklar nedeniyle;
gerekse çok uluslu şirketlerin farklı
ülkelerdeki yönetim, motivasyon, yetkilendirme
yaklaşımlarının; merkezden belirlenecek
standartlarla yönetilmesi mümkün değildir.
Örneğin, Türk kültürü; Hofstede’nin
araştırmasında ortaya konduğu gibi,
“bireycilik-toplulukçuluk” boyutunda
“toplulukçuluğa” daha yakın dururken; ekip
çalışması ve liderlik yönetim konularındaki
literatürün kaynağı olan ABD, İngiltere gibi
Anglosakson kültür bu boyutta bireyciliğin
en uç köşesinde yer alır. Bu bir veridir, ancak
birçok yönetici ve danışman İngilizce
kitaplardan derledikleri bilgilerle Türkiye’de
yöneticilik yapmak ve ekip ilişkilerini
düzenlemek için önerilerde bulunmak ve kurallar
koymakta sakınca görmez. Bu durum benim gözümde
bir kara mizahtır.
Benzer şekilde, “belirsizliğe karşı direnç”
Anglosakson kültürde düşük, Türkiye’de
yüksektir. Bu da matriks türü bir yapılanmayı
uygularken özenle ele alınması ve yönetilmesi
gereken önemli zorluklar içerir. 1994’den bu
yana matriks yapılanmayı uygulayan
müşterilerimizde dahi bu sorunlar henüz
bütünüyle çözülmüş değildir.
NE
YAPMAK GEREKİR?
CEO’NUN DİLİNİ KONUŞMAK
İK’nın gerçekten yönetimin stratejik partneri
olabilmesinin en önemli adımı CEO’nun dilini
konuşmasıdır. CEO’nun dilini konuşmanın iki
boyutu vardır:
Birincisi, finans ve muhasebenin temel
kavramlarını anlamak ve bilanço okuyabilmektir.
Bunu dile getirdiğim çeşitli İK toplantılarında,
dinleyiciler tarafından yadırgandığımı ve
“abarttığımı” düşünenler olduğunu biliyorum.
Ancak bu kavramları son yıllarda öğrenen ve
öğrenmeye devam eden bir kişi olarak, bunun
“olmazsa olmaz” koşul olduğuna inanıyorum.
Her insan kaynakları çalışanı nakit üretmenin
getirisini, büyümenin ne anlama
geldiğini bilmelidir. Bir İK çalışanı,
marj’ın ve hızın bilançoyu nasıl
etkilediğini, hissedar değerinin, envanter
ve stokların kurumun finansal yapısı için
ne anlam taşıdığını bilmediği takdirde stratejik
partner olarak algılanması mümkün değildir.
Fast Company dergisi editörü Keith H.
Hammonds’ın “Neden İK’dan nefret ediyorum?”
yazısında yer verdiği, İnsan Kaynakları Yönetimi
Derneği’nin (SHRM) yaptığı bir araştırmada, İK
çalışanlarına mesleklerinde ilerlemek için ne
tür eğitimlere ihtiyaç duydukları sorulmuş ve
aşağıdaki cevaplar alınmıştır:
İletişim ve ilişki becerileri %83
İş hukuku %71
İş etiği %66
Değişim Yönetimi %35
Finans %2
Buradan benim çıkardığım sonuç şudur: İK
çalışanları iş hayatında “stratejik partner
olarak algılanmak” için en gerekli olan bilgiye,
en az ihtiyaç duymaktadır. İK’cılar finansı
bilmemektedir ve finans bilmenin önemini de
henüz hiç anlayamamış gözükmektedir.
CEO’nun dilini konuşmanın ikinci adımı
ancak birinci adımın atılmasından sonra
gerçekleşebilir. Bu adım iş sezgisine ve
ticari düşünceye sahip olmaktır. Bugüne
kadar benim de birçok kere gözlediğim gibi,
sadece İK çalışanları değil, bir çok çalışan da,
şirketinin neden; hizmet ve ürünleri piyasada
rağbet görürken, şirket birçok varlığa sahipken,
depoda stokları dururken, piyasadan alacaklı
durumdayken, zarar etmekte olduğunu hatta iflasa
sürüklendiğini anlayamaz. Şirketleri batıranın
borç değil nakit eksikliği
olduğunu bilemez. Bunu Celemi’nin iş
simülasyonlarını uygularken çok açık olarak
görüyoruz. Çünkü çalışanda ticari düşünce
olmayınca, işi planlamak, stratejik düşünmek,
İK’nın hedefleriyle kurumun hedeflerini
örtüştürmek mümkün olmaz.
KARŞILIKLI BAĞIMLILIK
2006’yılında New York’da katılma fırsatını
bulduğum Liderler Zirvesi’nde Clinton, günümüzü
tanımlayan kavramın, birçoklarının sandığı gibi
küreselleşme olmayıp karşılıklı
bağımlılık olduğunu söylemiştir.
İK da diğer bölümlerle ilişkili olmak ve onlarla
birlikte hareket etmek durumundadır. Çok doğal
gibi gözüken bu durum, birçok kurumda hayata
geçememektedir. Bunun nedenlerinden biri geçen
yüzyılın çalışma anlayışından kurtulamamış
yöneticiler olsa da, İK’nın da kendini
sorgulamaması önemli bir nedendir. Bunun için
İK’ya düşen ilk sorumluluk, kurumdaki her
bölümün dilini konuşmak ve önceliklerini
bilmektir.
SEKTÖRÜ TANIMAK
İş sezgisi ve ticari düşüncenin en değerli
ürünlerini vermesi, ancak İK bölümü
çalışanlarının içinde bulundukları endüstriyi ve
rekabeti tanımalarıyla mümkündür. Ancak bu
şekilde, kendi kurumlarının ve rakiplerinin
güçlü ve zayıf yönlerini bilerek, gelecekteki
tehdit ve fırsatlar konusunda üst yönetimin
gözünde itibar görecek görüş ve öneriler
geliştirmek mümkün olabilir.
ÇALIŞANI GELECEĞE HAZIRLAMAK
İK ile üst yönetim arasında, geleceğin
ihtiyacına yönelik insan yetiştirmek ve
çalışanların geliştirilmesindeki öncelikler
konusunda görüş ayrılığı vardır.

Tablo: Çalışan geliştirme sorunlarının üst
yönetim ve İK tarafından değerlendirilmesi*
Bu tabloda, üst yönetim ile İK arasında,
yönetim ve geleceğin yöneticilerini
yetiştirmek açısından görüş farkı açıkça
görülmektedir. Benzer şekilde üst yönetim daha
çok günlük ihtiyaçlara yönelik eğitimlere
öncelik verirken; İK kurumun geleceğini
etkileyecek konulara ağırlık vermektedir. Ancak
yukarıda saydığım nedenlerle bunu üst yönetime
anlatamamaktadır.
İşe yerleştirme ve yükseltmelerle ilgili İK ve
bölüm yöneticileri uyum içinde çalışmalıdır.
Çünkü bir İK uzmanının işin teknik yönü ile
ilgili bölüm yöneticisinden; bölüm yöneticisinin
de yetkinlik ve kişilik boyutunda İK uzmanından
öğreneceği, çok değerli birikimleri vardır. İşin
özelliğine göre bunları öne çıkartmak uyum
gerektirir. Bunun için de olumlu ilişkileri
sürdürmek gerekir. Bunun yanında geleceğin
yönetici ve iş liderlerinin yetiştirilmesinde,
beceri kazanmak kadar adayların kişisel
sorumluluk düzeylerini geliştirmek büyük önem
taşır.
İŞ SONUÇLARI İLE DOĞRUDAN İLİŞKİ KURMAK
İK etkinlikleri ile iş sonuçları arasında
mutlaka bağlantı kurulması gerekir. Bu CEO’nun
dilini konuşmanın ve ticari düşüncenin en açık
şekilde hayata yansımasıdır.
* Ken Blanchard “2003-2007 Organizasyona ve
Liderliğe Yaklaşım” Araştırması
Büyük bir üretim tesisinde çalışan 500
mühendisten (son iki yıl içerisinde işe giren)
10 mühendis ayrılmıştır. Bu istenmeyen bir sonuç
olsa bile, kurumun sessizce sineye çektiği bir
durumdur. Ancak bir mühendisin yıllık
maliyetinin ve işe alım süreci içinde yapılan
tüm harcamaların yaklaşık 100.000 YTL olduğu
hesaplandığında ortaya çıkan zararın boyutunun
750 bin dolar olduğu görülür. Bu durumda İK’nın
sürece CEO’nun tam desteğini alarak el
atamasının önüne hiçbir kuvvet geçemez.
Benzer şekilde ülkenin bütününe yayılmış,
çalışanlarına ve müşterilerine standart hizmet
sunan çok şubeli bir işletmede, yönetsel
kalitenin ölçülerek değerlendirilmesi sonucunda,
en üstte bulunan %25 ile, en altta kalan %25
arasındaki, satış, karlılık ve iş terkinin
maliyetinden kaynaklanan farklar milyarlarca YTL
tutarındadır. Bu doğrudan kötü yönetimin
maliyetidir. Sonuçların bu şekilde ortaya
konması durumunda, İK’nın gerçekten “yönetimin
stratejik partneri” olmasına kimse engel olamaz.
SONUÇ
İnsan Kaynaklarının iş hayatına bakışında
radikal bir değişikliğe ihtiyaç vardır. Bu
değişiklik, emeğin katma değerinin baskın olduğu
endüstri dönemi anlayışından, bilgiyi işlemenin
katma değerinin rekabette fark yarattığı günümüz
anlayışına göre olması gerekir.
• İş alım sürecini, günümüz anlayışına
göre yeniden düzenlemek ve bunun için yeni kuşak
seçim araçları kullanmak
• Çok sayılı yetkinlik modeline dayalı
performans değerlendirme anlayışını terk etmek
• Çalışanın güçlü yönlerine dönük bir
performans değerlendirme sistemi kurmak
• İş tanımları yerine rol tanımları
yapmak
• Beklenen iş sonuçlarını ve bunun ölçüm
kriterlerini tanımlamak
• Bu sonuçlara ulaşmak için kurumun ve
işin ruhuna aykırı düşmeyecek şekilde her
çalışanın kendi yolunu bulup kullanmasına imkan
vermek
• Yöneticilerin birincil performans
kriterlerinden biri olarak, çalışanını
izlemesini ve ona geri bildirim vermesini
sağlamak
• Eğitim önceliğini, finans ve
muhasebenin temel kavramlarının her düzeyde
çalışan tarafından(İK’dan başlayarak)
öğrenilmesine vermek.
Yukarıda sıraladığımız düzenlemelerin yapılması,
İK’nın “yönetimin stratejik partneri” olmasını
kolaylaştıracaktır. |