Özgüven mi?, özsaygı mı?
“Kendine güven”in bireysel ve ekip başarısı üzerindeki etkisi tartışılmaz. Ancak başarıyı devamlı kılmak ve iç huzuruna sahip olmak ancak “kendine saygı” ile mümkündür.

Prof. Dr. Acar Baltaş

1998 Dünya Kupası Elemeleri’nde Hollanda’yı yendikten bir ay sonra, Belçika ile kendi sahamızda oynadığımız maçta 3-1 yenildiğimiz ve finallere gitme şansını kaybettiğimiz zaman, özgüven ve özsaygı kavramları yoğun biçimde zihnimi meşgul etmeye başladı. Milli futbol takımımız, on bir günlük çok iyi bir hazırlık dönemini çok yüksek moralle tamamlamıştı. Teknik Direktör Mustafa Denizli maça çıkarken soyunma odasında oyunculara “Allahıma inandığım gibi size inanıyorum” demişti. Haklıydı da. Hepimiz oyuncularımıza, hocamıza ve galibiyete inanıyorduk. Ancak rakip zaaflarımızı iyi değerlendirdi ve bizi avladı... Peki, bu durumda özgüvenimiz ne oldu?

Bu örneğin tam tersi bir durum da, 2001-2002 Türkiye Kupası finalinde yaşandı. Deprem felaketinden büyük kayıplarla çıkan Kocaelispor futbol takımının oyuncuları, arkadaşlarını kaybetmenin hüznünü hala derinden hissetmekteydi. Aylardır maaş ve transfer taksitlerini alamıyorlardı ve moralleri bozuktu, özgüvenleri sarsılmıştı. Başarısız olmak için geçerli birçok nedene sahiptiler. Ancak kendi değerlerine inançları vardı ve sahip oldukları özsaygıyı sahaya yansıtıp Beşiktaş karşısında 4-0 gibi bir skorla galibiyet aldılar; Türk futbol tarihinin en şaşırtıcı sonuçlarından birini elde ettiler. İlerde çocuklarına ve torunlarına anlatacakları bir başarı öyküsüyle sahadan ayrıldılar.


Özgüven başarının anahtarı mı?
Özgüven kavramının kültürümüzde zaman zaman farklı ve hatta çelişkili anlam ve çağrışımlar taşıdığını görüyoruz. Biraz da birçok alanda örnek aldığımız Amerikan kültürünün etkisiyle olsa gerek, “kendine güven” duygusuna sahip olmaya pek çok özeniyoruz. Ancak yapıcı, gerçekçi ve girişimci özgüvenle, hayalci, gerçekdışı ve bir bakıma savunmacı özgüveni birbirine karıştırıyoruz. Sonuç olarak kendine güveni bazen olur olmaz, dozunu kaçırdığımız bir meydan okuma ve neredeyse bir “kabadayılık” gibi algılıyoruz.

Abartılı bir özgüvenin biraz da kültürümüze özgü haklı bir nedeni var. Küçük yaşlardan başlayan sıkı gözetim ve “yanlışları yakalamaya” dönük yaklaşım, insanların kendi potansiyellerini hayata yansıtmaları konusunda ciddi engeller oluşturmaktadır. Bu nedenle olsa gerek, insanlarımız ileriki yaşlarında kendilerine güvenlerini geliştirmek için özel bir çaba göstermek zorunda kalmakta, “özgüvenlerinin yeterli olup olmadığına” güvenememekte, bir ikilem içine düşmektedirler. Bu ikilem özgüvenin aşırı önemsenmesine, buna karşılık özgüveni etkin kılacak değerler boyutunun gözardı edilmesine yol açmaktadır.

Başarı yönelimi konusunda yapılan araştırmalar, çocuk yetiştirme yaklaşımlarının yetişkinlikte özgüvenle birlikte özdeğerin de gelişmesine katkılarını gözler önüne seriyor. Çocuklarda yeterlilik duygusunu belirleyen ebeveyn tutumlarının şunlar olduğu görülüyor.

  • Denetim tarzı
  • Olgunluk talebini karşılama
  • İletişim kalitesi
  • Sevecenlik işaretleri

Kendini yeterli hisseden çocukların daha yüksek özdenetim, özgüven, canlılık, merak ve coşkuya sahip oldukları, akranlarıyla yakınlık yaşadıkları ortaya çıkıyor.

Coopersmith tarafından yapılan çalışmada, çocuğa, sınırları geniş tutulmuş ancak aynı zamanda iyi tanımlanmış inisiyatif kullanma fırsatı vermek ve onu bu tür davranışları için ödüllendirmek, onun kendisini başarabilir ve değerli hissetmesini sağlamaktadır. Yüksek başarı yönelimine sahip çocukların annelerinin, daha erken yaşlarda çocuklarının kendilerine yeterli ve güvenli olmasını beklediği, bağımsızlık eğitimini önemsediği görülüyor. Winterbottom ise, evinin çevresinde kendi başına dolaşmasına, kendi arkadaşlarını seçmesine, yeni şeyler denemesine izin verilen çocukların, özdeğer, sorumluluk ve başarı duygusuna sahip yetişkinler olduklarını belirliyor.

“Kendine güven”in bireysel ve ekip başarısı üzerindeki etkisi tartışılmaz. Ancak başarıyı devamlı kılmak ve iç huzuruna sahip olmak ancak “kendine saygı” ile mümkündür. Birbirine çok yakın gibi gözüken bu iki kavram bazı noktalarda örtüşse bile gerçekte birbirinden farklıdır ve bu farkın çoğu kez gözardı edildiği gözlemlenmektedir.


Özgüven başarıyla gelişir, özsaygıyla beslenir
Bugün ülkemizin en gözde vakıf üniversitelerinden birinin kurucusu, Ankara’da geçirdiği yetişme yıllarını anlatırken, daha sonraki yaşamında belirleyici olacak anılarını keyifle aktarıyor. Bir ilkokul öğretmeni olan annesine ufak bir miras kalır. Anne bir ev satın almak ister. 13 yaşındaki “küçük adam” ise okulundan ve spor arkadaşlarından uzak kalmamak için oturdukları mahalleden ayrılmak istememektedir. Oysa, ellerindeki para o mahalleden bir yer almaya yetmez. Arayışla geçen günlerden bir gün, küçük delikanlı bir arkadaşıyla basketbol antrenmanından dönerken bir inşaat görür, binayı gezip daire fiyatlarını sorar. Kendisini alaycı gözlerle süzen müteahhitten, arka tarafa bakan bir giriş katının, annesinin elindeki paraya yakın bir fiyatta olduğunu öğrenir. Hemen pazarlığa girişir. Müteahhit çok eğlenir, gülerek teklifi kabul ettiğini söyler ve olayı unutur. Ertesi gün annesiyle birlikte geri dönen delikanlımız evi satın almaya geldiklerini söylediğinde müteahhit ne olduğunu şaşırır. Ancak bir kere söz verilmiştir ve delikanlı sergilediği, yaşından beklenmeyecek girişimcilik örneğiyle o yıl, yeni taşındıkları apartmanın maaşlı yöneticiliğini üstlenmeye hak kazanacaktır. Böylece başlayan girişimciliği bir hayat boyu farklı alanlarda sürer. Genç adam bugün geriye baktığında, henüz dört yaşındayken anaokuluna kendi başına gidip geldiğini, evinin anahtarını cebinde taşıdığını, kendine güvenmeyi ve kendi sorumluluğunu üstlenmeyi çok erken yaşta öğrendiğini söylüyor.

Kendine güven, hayata karşı yapıcı ve olumlu bir bakış açısını ve kendi gücüne inanmayı gerektirir. Kendine saygı ise, kendini, yeterliliklerini, sınırlarını bilmek ve kabul etmek, güçlü ve güçsüz yanlarıyla bir bütün olarak kendine değer vermektir. Bu iki kavram arasında ayrım yapmadığımız zaman, kendimize olan güveni değerlendirmekte zorluklar yaşayabiliriz. Örneğin üniversite giriş sınavına hazırlanan bir öğrenci, yapabileceğinin en iyisini yapıp, kapasitesinin üst sınırına ulaşabilir ve buna rağmen hedeflediği üniversite ve bölüme giremeyebilir. Bu onun başarısız ve değersiz olduğunu değil, diğerlerinin ondan daha başarılı olduğunu ortaya koyar. Gösterdiği çabaya güvenen ve başarılı olacağına inanan kişinin özgüveni böyle bir sonuç karşısında sarsılabilir. Oysa yeteneklerini, birikimini ve koşulları gerçekçi ve isabetli değerlendirebilen kişi, karşılaştığı sonucu, özsaygısını kaybetmeden kabullenecektir. Özsaygısı yüksek kişiler, olumsuz durumlar karşısında kendilerini değersiz hissetmez, nesnel bir durum değerlendirmesi yapar, sonuçlardan ders çıkarır, durumu bir gelişme fırsatı olarak ele alır ve geleceğe daha güçlü hazırlanır.

Zaman içinde bu konu üzerinde düşündükçe, özgüven ile özsaygı arasındaki fark zihnimde açıklık kazanmaya başladı. Örneğin, ben tenise hep ilgi duymuşumdur. Ancak bu konuda becerim hayli sınırlıdır. Fırsat bulduğum zaman eşimle veya beceri düzeyi benim kadar olan arkadaşlarımla tenis oynarım. Bazen seyircileri güldürdüğüm bile olur. İyi olmadığımı bildiğim bu konu beni hiç rahatsız etmez. Daha iyi tenis oynamak için ders almayı veya egzersiz yapmayı ise düşünmüyorum, çünkü kendimi böyle oyalamaktan mutluyum. Kendimden memnun olduğum için de başkalarının değerlendirmeleri beni ilgilendirmiyor.


Özsaygı kendini kabule bağlıdır
Psikoloji tarihinin kilometre taşlarından C.G.Jung; “Mutlu olmak istiyorsan sınırlarını tanı ve onları kabul et” der. Bu sözü çok fazla kişi bilmese de R. Neighbour’un mutluluk reçetesi bir yerlerden kulaklara çalınmıştır.

“Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirebilmem için güç,
Değiştiremeyeceklerime katlanabilmem için sabır,
İkisini birbirinden ayırabilmem için de aklı selim (sağduyu) ver.”

Şairin gerçekte istediği bugünün terminolojisi ile zeka (IQ) değil, duygusal zeka (EQ) veya bizim deyimimizle olgunluktur.

Ben ders alsam ve egzersiz yapsam mutlaka kendimi geliştirir ve bugünkünden daha iyi tenis oynayabilirim. Benim kendimi kabulüm bütünüyle, değişmek ve gelişmek konusundaki isteksizliğimle ilgili bir durum değil. Kendime saygım, kendimi olduğum gibi kabul etmemle ilgili. Oysa kendine güven, başarılı olmaya ve dolayısıyla başkalarının değerlendirmelerine bağlı. Her zaman bizden daha iyi olan birileri ile karşılaşmamız mümkün olduğu için başarısız olduğumuz durumlarda kendimize olan güvenimizin de sarsılması kaçınılmaz oluyor. Buna karşılık kendimize saygımız ise kendimizi sevmemiz ve kendimizden hoşlanmamıza bağlı.

Kendine güven sanıldığının aksine tek başına büyük bir önem taşımaz. Örneğin dünyada özgüveni en yüksek insanlar sosyopatlar ve hezeyan dönemlerinde de manyaklardır. Gerçekçi bir kendine güven, başkalarının bizimle ilgili değerlendirmelerine dayanır ve başarı ile desteklenmeye ihtiyaç gösterir. Bu başarının sağlandığı durumlarda güven gelişir ve kişinin kendisini daha iyi hissetmesine ve hedeflerini yükseltmesine yol açar. Bunun sonucu kendine güvenen bir insan, sahip olduğu bütün potansiyeli hayata yansıtma şansına sahip olur. Ancak başarılı olmak için her türlü doğru adımın atıldığı bazı durumlarda, görevin zorluğu veya rakibin üstünlüğü nedeniyle başarısız olmak da mümkündür.

Buna karşılık özsaygı, kişinin kendisiyle barışıklığının bir uzantısıdır. Özsaygı insanın kendini ve sınırlarını olduğu gibi kabul etmesi ve bundan hoşnut olmasıyla ilgilidir. Özsaygı, özgüven gibi dış değerlendirmelere açık olmadığı için başarısızlıktan zarar görmez.


Özsaygı kişinin etik anlayışıyla ilgilidir
Harvard Üniversite’sinden psikolog E. Langer’in öncülük ettiği bir grup araştırmacı kendine saygı duyan insanların suçluluk ve pişmanlık duygularından daha uzak olduklarını ortaya koymuş. Ayrıca bu insanların yalanla ve gizli saklı işlerle ilgileri olmadığı bulunmuş.

Yıllar önce Çetin Altan başarının ölçütlerinden birinin “yalan söylemeye ihtiyaç duymamak” olduğunu yazmıştı. Ben aynı ölçütün özsaygı için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Bu görüşümü destekleyen önemli bir gözlemim, eğitim seminerlerimizde özgüveni çok yüksek ve “başarılı” bazı genç yöneticilerin oynanan eğitim oyunlarında hile yapmayı doğal kabul etmeleri ve üstelik bir de bunu hayatın bir gerçeği olarak savunmalarıdır.Başarılı insanların bazıları”ego”ları büyüdükçe kendilerini kuralların üzerinde görmeye başlarlar. Bir anlamda büyüyen ego, superegonun küçülmesine yol açabilir.

Kendine saygı, ahlaklı davranışların hayatın her alanına yayılmasıyla kazanılabilir. Birçoklarımızca zannedildiği gibi ahlaklı davranış, yazılı ve yazılı olmayan kurallara uymak demek değildir. Ahlaklı davranış esas olarak tutarlı olmak demektir. İnsanlarda ahlaki gelişim basamaklarını tanımlayan Kohlberg’e göre, en üst düzeyde ahlaklı davranış cezalandırılmamak için kurallara uymak değil, cezalandırılmak pahasına vicdanının sesini dinlemek ve kendi ilkelerine uymaktır.

Bunun en güzel örneklerinden biri, geçtiğimiz yıllarda izlediğimiz Yeşil Yol filminde Tom Hanks’in canlandırdığı gardiyanın, suçsuz olduğuna ve insanlar yararına mucizeler yarattığına yürekten inandığı idam mahkumunu serbest bırakmak istemesiydi. Mahkumun “Neden böyle bir şey yapıp, başını derde sokacaksın?” sorusuna gardiyanın cevabı sarsıcıydı: “Kıyamet gününde Tanrı bana, ‘sana gönderdiğim mucizeme ne yaptın?’ derse, O’na ne cevap veririm?”

Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, öz saygısı yüksek insanların daha az stres altında kaldıkları ve hayatlarından daha memnun insanlar olduklarını da ortaya koymuştur.


Son söz
Sevgili okuyucular, insanların en merak ettikleri sorulardan biri “Ölümden sonra hayat var mı?” sorusudur. Yukarıdaki bilgi ve bulgular ışığında, ölümden önce, önemli ölçüde başkalarının değerlendirmelerinin dışına çıkabilirsek, daha uzun, huzurlu ve mutlu bir hayatımız olabilir gibi gözüküyor. Ne dersiniz, denemeye değmez mi?

Kitapların Tanıtımı ve Sipariş Formu
Makaleler
Değerler